Kasabaların Haritasında Kaybolmak: Türkiye’de kaç kasaba var?
Önerdiğimiz İçerik: Turşuluk salamura sirke midir ?
Kayseri’nin soğuk sabahlarında başlayan bir merak
Kayseri’de kış sabahları hep aynı kokar: buz, duman ve biraz da yalnızlık. Penceremin camında ince bir buğu tabakası olur, parmağımla küçük bir boşluk açarım ve dışarıyı öyle izlerim. 25 yaşındayım. İnsanlar bu yaşta “hayatını kurmuş” olmanı bekliyor ama benim hayatım daha çok defterlerimin sayfalarında kuruluyor.
O sabah da yine defterimi açmıştım. Sayfaların kenarları kıvrılmış, kahve lekeleriyle doluydu. Yazmayı seviyorum çünkü konuşamadığım şeyleri orada daha dürüst anlatabiliyorum. İçimde garip bir soru vardı. Basit gibi duran ama peşini bırakmayan bir soru:
Türkiye’de kaç kasaba var?
Bunu neden düşündüğümü bilmiyordum. Belki Kayseri’nin dışına hiç çıkmadığım bir haftanın ardından, belki de otobüs terminalinde duyduğum “bir kasabaya gidiyorum” cümlesi yüzünden. Ama soru kafama takılmıştı bir kere. Ve bazen bir soru, insanın bütün hayatını yönlendirecek kadar güçlü olabilir.
Sayıların değil, hikâyelerin peşinde
İnternette aradığımda net bir cevap bulamadım. Bir yerde yüzlerce deniyor, başka bir yerde sistem değişikliklerinden bahsediliyor. “Kasaba” kelimesi bile net değilmiş gibi hissettirdi bana. Bazen resmi bir kelime, insanların yaşadığı gerçeği anlatmaya yetmiyor.
Defterime şunu yazmışım o gün:
“Belki de kasabaların sayısı değil, kasabaların içinde biriken hayatlar önemli.”
Ama yine de içimdeki merak susmadı. Çünkü ben sayıları da seviyorum. Haritaları, küçük noktaları, birbirine uzak ama bir şekilde aynı ülkenin içinde yaşayan yerleri.
O gün kendime söz verdim: bir kasabaya gidecektim. Sırf o sorunun içinde kaybolmak için.
Otobüs terminalinde başlayan yolculuk
Ertesi hafta Kayseri Otogarı’na gittim. Beton duvarlar, yankılanan anonslar, çay bardaklarının şıngırtısı… Her şey tanıdık ama aynı zamanda uzak geldi. Sanki hayatımın dışına çıkıyordum.
Bir bilet aldım. Gideceğim yerin adı çok önemli değildi. Küçük bir kasaba olmasını istiyordum. Haritada nokta gibi duran bir yer.
Otobüs hareket ettiğinde içimde garip bir boşluk oluştu. Camdan dışarı bakarken şehir yavaş yavaş küçüldü. Fabrika bacaları, apartmanlar, sonra boş araziler…
Defterime şunu yazdım:
“Şehirler insanı büyütüyor ama kasabalar insanı yavaşlatıyor.”
O an bunu sadece bir cümle sanmıştım. Ama sonra bunun benim için bir tür gerçek olduğunu anlayacaktım.
Kasabaya ilk adım: Sessizliğin sesi
İndiğim yer küçük bir kasabaydı. Adını bilerek seçmemiştim, çünkü bilmek bazen hissetmeyi engeller.
Otobüsten indiğimde ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Ama bu sessizlik boş değildi. İçinde hayat vardı. Uzakta bir fırının kapısı açılıyor, bir köpek sokakta dolaşıyor, bir çocuk bisiklet sürüyordu.
İşte o an aklıma tekrar aynı soru geldi:
Türkiye’de kaç kasaba var?
Ama artık bu soru bir sayı gibi değildi. Bir his gibi duruyordu içimde.
Kasabanın sokaklarında yürürken insanların yüzlerine baktım. Herkes birbirini tanıyordu gibi görünüyordu. Bir yabancı olarak orada yürümek, sanki başka bir zamana girmişim hissi verdi.
Bir çay ocağında duyulan cümle
Küçük bir çay ocağına oturdum. Sobanın yanında iki yaşlı adam tavla oynuyordu. Çayımı içerken konuşmalarını dinledim.
“Eskiden buralar daha kalabalıktı,” dedi biri.
Diğeri başını salladı: “Kasabalar azalıyor mu, yoksa insanlar mı kaçıyor belli değil.”
O cümle içime oturdu. Kasabalar azalıyor mu?
Belki de benim sorduğum soru yanlış yerden geliyordu. Belki mesele “kaç tane var” değil, “neden var olmaya devam ediyorlar” sorusuydu.
Kasabaların sayısı değil, hafızası
Akşamüstü kasabanın dışına yürüdüm. Toprak yolun kenarında rüzgâr vardı. Gökyüzü genişti, Kayseri’nin dar sokaklarından çok farklıydı. Burada gökyüzü insanın üstüne kapanmıyordu.
Defterimi açtım ve uzun uzun yazdım:
“Kasabalar sayılacak şeyler değil. Kasabalar hatırlanacak şeyler.”
O an içimde bir şey kırıldı. Hayal kırıklığı gibi değil ama daha derin bir şeydi. Çünkü ben bir sayı ararken, aslında bir anlam arıyormuşum.
Türkiye’de kaç kasaba var sorusu artık bana komik gelmiyordu. Aksine, çok ciddi bir yalnızlık taşıyordu.
Çünkü bir ülkenin kasabalarını saymak, aslında o ülkenin unutulmuş köşelerini saymak gibiydi.
Geri dönüş ve Kayseri’nin aynası
Bir gün sonra Kayseri’ye döndüm. Şehir beni yine aynı sertliğiyle karşıladı. Ama ben aynı kişi değildim.
Otobüsten indiğimde, terminalin kalabalığı bile farklı geldi. İnsanlar acele ediyordu. Kimse birbirine bakmıyordu. Oysa kasabada herkesin bir bakışı vardı, kısa bile olsa.
Eve döndüğümde odama kapandım. Defterimi açtım ama bu kez yazmak kolay olmadı.
Çünkü içimde iki dünya vardı artık: biri hızla akan şehir, diğeri yavaş nefes alan kasaba.
Ve ben ikisinin arasında sıkışmıştım.
Bir sayının peşinden gelen duygular
Günler geçtikçe o soru geri gelmeye devam etti:
Türkiye’de kaç kasaba var?
Ama artık cevap aramıyordum. Çünkü anladığım şey şuydu: Bu soru aslında bir ölçü değil, bir his sorusuydu.
Bir gece Kayseri’de kar yağarken pencereyi açtım. Soğuk yüzüme vurdu. Sokak lambasının ışığı altında kar taneleri yavaşça düşüyordu.
O an düşündüm:
Kasabalar da böyle mi? Yavaş, sessiz, ama gerçek.
Defterime son sayfayı açtım ve şunu yazdım:
“Belki de kasabaların sayısını bilmek değil, kasabaların varlığını hissetmek gerekiyor. Çünkü bazı şeyler sayıya sığmaz.”
İçimde kalan kasaba
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o yolculuğun bana ne öğrettiğini daha net görüyorum. Ben bir cevap bulmak için yola çıkmıştım ama bir cevap değil, bir hisle döndüm.
Türkiye’de kaç kasaba var sorusu hâlâ net bir cevaba sahip değil benim için. Ama belki de hiç olmadı.
Çünkü kasabalar sadece haritalarda duran yerler değil. İnsanların hafızasında, çocukluklarında, kaybettiklerinde ve hatırladıklarında yaşayan şeyler.
Kayseri’de geceleri dışarı baktığımda artık sadece binaları görmüyorum. Arada bir, o küçük kasabanın sessizliğini de duyuyorum. Tavla seslerini, fırın kapısını, bisiklet süren çocuğu…
Ve içimde garip bir huzur oluşuyor.
Hayal kırıklığıyla başlayan o soru, zamanla bana başka bir şey öğretti: bazen cevaplar değil, yolculuklar insanı değiştirir.
Ve bazı sorular, sadece soruldukları için bile değerlidir.